Ana içeriğe atla

## Modern Fizikte Madde Anlayışı ve Doğa Kanunları

 Aşağıda, Cahit Arf'ın 1949 yılında verdiği konferans metninin anlamı, akışı ve örnekleri birebir korunarak, günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş hali yer almaktadır:

## Modern Fizikte Madde Anlayışı ve Doğa Kanunları

**Yazan: Doç. Dr. Cahit ARF**

Bu konferanstaki amacımız; iki buçuk asırdan beri doğa bilimlerinde ve özellikle fizikte temel bir ilke rolünü oynayan **determinizmin (belirlenimciliğin)** modern fizikte –en azından bazı fizikçilere göre– nasıl ve neden reddedilmek veya nitelik değiştirmek zorunda kaldığını, matematiksel formüller kullanmadan anlatmaya çalışmak, daha doğrusu hissettirmektir.

Herhangi bir olayı ikinci bir olayın takip ettiğini birçok kez gözlemlediğimizde, bizde birinci olayın ikinci olayı mutlaka doğurduğu duygusu uyanır. Örneğin, bir kapı üzerindeki düğmeye bastığımızda bunu bir zil sesinin izlemesini, ateş üzerine su dolu bir kap koyduğumuzda bu suyun bir süre sonra kaynamasını, elektrik anahtarını çevirdiğimizde lambanın yanmasını bekleriz. Bunun nedeni, bizim geçmişte bu olayların bu şekilde gerçekleştiğini birçok kez gözlemlemiş olmamızdır.

Birbirini takip eden olaylarda bu sebep-sonuç ilişkisini görme zihniyeti ta çocukluktan başlar. Kendisine daha önce acı bir ilaç içirmiş olan bir doktoru tekrar gören bir bebek, acının tekrarlanacağını zannederek ağlamaya başlar. Bu son örnek bize, bu zihniyetin yetişkin insanda da –aradaki derece farkı gözetilmek şartıyla– yanlış fikirler doğurabileceğini hissettiriyor.

Bahsettiğimiz bu zihniyet felsefede, pek açık olmamakla birlikte, **nedensellik (illiyet) ilkesi** adı altında şöyle ifade edilir: Zaman ve mekân ne olursa olsun, aynı sebepler aynı şartlar altında daima aynı sonuçları doğururlar. Nedensellik ilkesi biraz daha açık bir şekilde şöyle de ifade edilebilir: Bildiğimiz veya bilmediğimiz doğa kanunları öyle bir şekildedir ki evrenin belirli bir andaki durumu, evrenin o andan sonra alacağı durumları belirlemeye yeterlidir. Soyut bir şekilde ifade edilmiş olan bu ilkeyi bir örnekle daha iyi anlatalım: Ufak bir bilyenin boşlukta fırlatılmış olduğunu ve bu bilyenin şu andaki konumunu ve hızını bildiğimizi varsayalım; bu durumda mekaniğin temel kanunu olan "kütle çarpı ivme eşittir kuvvet" (m \cdot a = F) ilişkisi yardımıyla, bilyenin bir süre sonra nerede bulunacağını ve ne kadar hızlı olacağını hesaplamak mümkündür. Aynı şekilde güneş sistemini oluşturan yıldızların şu andaki konum ve hızlarını ölçerek, Newton’un kütle çekim kanunları yardımıyla, bundan sonra gelecek herhangi bir anda bu yıldızların konum ve hızlarını şimdiden hesaplamak mümkündür.

Fiziğe nedensellik ilkesinin bu son şekliyle ve bahsettiğimiz örneklerle giren determinizm, asrımızın (20. yüzyılın) başına kadar fiziğin muhteşem bir şekilde gelişmesine sebep olmuştur. Teorik fiziğin en eski dalı olan mekanikte determinizmin böylece güvenli bir uygulama alanı bulmasının sebebini kısaca analiz edelim:

Newton mekaniğinde temel ilke olarak kabul edilen "kütle çarpı ivme eşittir kuvvet" ilişkisi, doğada aslında var olmayan, fakat bizim geometrik bir noktaya bir kütle yükleyerek tasarladığımız **"maddi nokta" (noktasal kütle)** için geçerlidir. Buna göre klasik mekanikte determinizmin başarısını doğuran sebepler şöyle özetlenebilir:

 1. Madde, teknik sebeplerle fiilen mümkün olmasa bile, teorik olarak istenildiği kadar küçük parçalardan oluşuyormuş gibi hayal edilebilir.

 2. Maddenin bu küçük parçaları ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, onlar hakkında da büyük madde parçaları için geçerli olan kanunlar geçerlidir.

   * **a)** Bu küçük parçaların hareketleri, yani yer değiştirmeleri süreklidir; yani bu madde parçaları bir yerde kaybolup başka bir yerde tekrar ortaya çıkmazlar. Bu sayede bu parçalar için hız ve ivmeden bahsetmek her zaman mümkündür.

   * **b)** Bu parçalar hakkında yukarıdaki Newton ilişkisi geçerlidir. Yani bunların ivmelerini, içerdikleri madde miktarını belirleyen kütleleri ile çarptığımızda; fiziksel bir varlığı olan ve çevrenin bu parça üzerindeki etkisini ifade eden "kuvveti" elde ederiz.

Bu varsayımların doğru veya yanlışlığı, asrımızın başına kadar, bunlardan büyük kütleler için çıkarılan sonuçlarla doğrulanabilmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz varsayımlardan birincisinin teorik olarak da doğru olmadığı, yani maddeyi istenildiği kadar küçük parçalara ayırmanın imkânsızlığı, daha geçen asırda (19. yüzyılda) kimyasal düşüncelerle anlaşılmıştı. Buna rağmen, maddenin en küçük parçaları olarak tasarlanan atomlar, geçen asrın sonlarına kadar bir takım maddi küreciklerden başka türlü hayal edilemiyordu. Bu küreciklerin birer maddi nokta (veya yaklaşık olarak öyle) kabul edileceği ve yukarıdaki ikinci varsayımın bunlar için de geçerli olacağı düşünülüyordu.

Geçen asrın sonunda atomların da birbirine benzemeyen, proton ve elektron denilen pozitif ve negatif elektrik yükleri taşıyan bir takım parçacıklardan oluştuğunu kabul etme zorunluluğu doğdu; bu parçacıkların varlığı ise bu asrın başlangıcında deneysel olarak doğrulanabildi.

Bu bakımdan atomları ve daha sonra proton ve elektronları, kaba bir anlayışla ve belirli boyutlara sahip madde kürecikleri şeklinde düşünmek; boyutları olan şeylerin görünebileceği hakkındaki hislerimizle bağdaşmaz. Dolayısıyla sıradan madde anlayışımıza uymayan ve kaba bir şekilde hayal bile edemediğimiz bu varlıklar için, makroskobik (yani büyük kütleler üzerinde) yapılan deneylerden ilham alan ikinci varsayımımızın doğruluğunu kabul etmek hiçbir şekilde gerekmez. Biraz ileride, bu parçacıkların son 15-16 yıl içinde yapılan deneylerle, yukarıda yapmış olduğumuz varsayımları doğrulamadıklarının tespit edildiği görülecektir.

Şimdi bir an için bu meseleyi bırakalım ve modern teknikte en çok rastlanan bir doğa olayı olan elektrik hakkında, 20. asrın başlangıcına kadar yerleşmiş olan fikirleri kısaca gözden geçirelim.

Elektriklenmiş bir cismin yakınına konan elektrikli başka bir küçük cismin çekildiğini veya itildiğini; aynı şekilde bir mıknatıs yakınına bırakılan bir demir iğnenin belirli bir yön aldığını herkes bilir. Ve yine herkesin bildiği gibi bu durum, elektriklenmiş bir cismin kendi çevresinde bir **elektrik alanı**, bir mıknatısın da **manyetik alan** meydana getirdiği söylenerek ifade edilir.

Şimdi bu alanlar hakkında lise sınıflarında öğrenilen bir noktayı hatırlatalım: Uzunca bir metal parçasının, yine metal olan bir küre yakınına konulduğunu ve ardından bu metal kürenin herhangi bir yolla pozitif yüklendiğini hayal edelim. Bu durumda metal parçanın küreye bakan ucunun negatif, diğer ucunun ise pozitif yüklendiği gözlenir. Diğer taraftan pozitif ve negatif elektrik yüklerinin birbirini çektiği düşünülürse, metalin bulunduğu yerde bu yüklerin gerilmiş bir yay vaziyetinde oldukları ve dolayısıyla metal parçanın bulunduğu konumda belirli bir enerjinin var olduğuna hükmedilir. Buna benzer bir gözlemle, manyetik bir alanın bulunduğu her yerde manyetik bir enerjinin mevcut olduğu görülür.

Daha kesin hesaplar ve mantık yürütmelerle, elektrik ve manyetik alanların bulundukları yerlerde elektrik ve manyetik enerjinin adeta bir sıvı gibi yayılmış olduğu ve bu enerji sıvısının her yerdeki yoğunluğunun, elektrik ve manyetik alanın o yerlerdeki şiddetlerinin kareleriyle orantılı olduğu gösterilir.

Şimdi elektrik veya manyetik alanı meydana getiren elektriklenmiş küreyi veya mıknatısı hareket ettirdiğimizi hayal edelim: Bu durumda uzayın her noktasındaki alan da değişecek ve bu değişim çevreye ışık hızıyla yayılacaktır. Alanın böylece değişmesi, enerji sıvısının çeşitli konumlardaki yoğunluğunu değiştirecek ve böylece enerji bir yerden bir yere akacaktır.

Sıvıya benzettiğimiz bu elektrik ve manyetik enerjinin yayılma tarzı ve herhangi bir yerde meydana getirilen elektriksel veya manyetik bir değişikliğin bu sıvının yayılışında yaratacağı değişiklikler hakkındaki kanunlar incelenmiştir. Bu kanunlar, geçen asrın ikinci yarısında **Faraday-Maxwell Teorisi** adı altında, bütün teorik fiziği içeren fevkalade uyumlu bir sistem halinde toplanmıştır. Bu sayede determinizm, Newton kanunları ile kazandığı zaferi tamamlamış oluyordu.

Elektromanyetik bir alanın herhangi bir yerinde meydana getirilecek değişikliklerin bu alan üzerindeki etkilerinin, durgun bir su yüzeyine atılan bir taşın oluşturduğu dalgalara benzer bir şekilde yayıldığını, Faraday-Maxwell teorisine dayanarak bizzat Maxwell göstermiştir. Öncelikle teorik olarak bulunan bu elektromanyetik dalgaların varlığı sonradan deneylerle gösterildiği gibi, ışık ve röntgen (X) ışınlarının da elektromanyetik dalgalardan başka bir şey olmadıkları anlaşılmıştır; aralarındaki fark sadece ışık ve röntgen dalgalarının çok kısa olmasından ibarettir.

Işık ve röntgen ışınları elektromanyetik dalgalar olduğuna göre, bunların taşıdıkları enerjinin bir boru içinde akan bir sıvı gibi kesintisiz (sürekli) bir şekilde yayılması gerekir. Yani bu ışınlara maruz kalan ve onları emen cisimlerin bu sayede kazandıkları enerjinin sürekli olması, başka bir deyişle bu ışınların şiddetlerini veya etki sürelerini ne kadar az değiştirirsek cismin kazandığı enerjinin de o kadar az değişmesi gerekir.

Halbuki asrımızın başlangıcında bu duruma tamamen zıt olan olaylarla karşılaşılmıştır. Bu olaylardan biri, **foto-elektrik** denilen şu olaydır:

Metal bir levha üzerine belirli bir dalga boyuna sahip bir ışık gönderildiğinde, levha tarafından emilen ışık enerjisi, metal atomlarının içindeki elektronların belirli bir hızla metal levhayı terk etmesine neden olur. Bu elektronların kinetik enerjileri ölçüldüğünde, bunun incelenen ışığın dalga boyu ile ters orantılı olduğu, fakat ışığın şiddetine (parlaklığına) bağlı olmadığı görülür.

Bu durumda ya metal, enerjiyi kesintisiz bir şekilde emme yeteneğine sahip değildir ya da ışık enerjisi kesintisiz bir şekilde yayılamamaktadır. Eğer metal enerjiyi kesintisiz bir şekilde ememeseydi, ışığın dalga boyunu değiştirdiğimiz zaman metal levhayı terk eden elektronların kinetik enerjilerinin değişmemesi gerekirdi. Olay böyle gerçekleşmediğine göre, dalga boyu \lambda olan bir ışının taşıdığı enerjinin, belirli büyüklükteki parçacıklar halinde yayıldığını kabul etmek zorunluluğu doğar.

**Foton** veya **ışık kuantumu** denilen bu enerji parçacıklarının varlığı, daha önce Planck ve Einstein tarafından başka bir mesele vesilesiyle teorik olarak gösterilmişti. Daha sonra 1923’te ilk defa Compton tarafından yapılan deneyler, bu fotonların sadece varlığını değil, aynı zamanda tıpkı maddi noktalar gibi bir takım mekanik özelliklere de sahip olduklarını göstermiştir. Örneğin belirli bir yönde giden bir elektrona çarparak, bu elektronların yörüngelerini birdenbire değiştirmelerine sebep olduklarını kanıtlamıştır.

Bir taraftan elektromanyetik dalgalar, diğer taraftan da foton denilen enerji parçacıklarının maddi noktalar gibi hareket etmesi (bombardımanı) şeklinde düşünülebilecek olan ışığın bu tuhaflığını, klasik bir fizik deneyi ile daha iyi anlayalım:

Durgun bir sıvı yüzeyinin, mesela bir cıva yüzeyinin yan yana iki noktasına, cıva içerisine aynı anda batıp çıkacak şekilde iki uç tasarlayalım. Bu uçlar cıva yüzeyi üzerinde bir takım dalgalar meydana getirir. Meydana gelen dalgaların uzunlukları, yani ardışık iki dalga tepesi arasındaki mesafe \lambda olsun. Şimdi cıva yüzeyinde bir M noktası ele alalım. Bu M noktasının A ve B noktalarına olan mesafeleri aynı ise, A ve B noktalarında oluşan dalgaların bu M noktasındaki etkileri aynıdır. Yani A noktasında oluşan dalganın etkisiyle M noktasının yükselmesi gerekiyorsa, B noktasında oluşan dalganın etkisiyle de M noktasının yine yükselmesi gerekir. Dolayısıyla bu noktada A ve B noktalarının etkileri daima birbirine eklenecek ve buradaki yükseliş ve alçalışlar iki kat daha şiddetli olacaktır. Titreşim enerjisi titreşim genliklerinin kareleriyle orantılı olduğundan, M noktasında, A ve B merkezlerinin gönderdikleri enerjiler toplamının iki katı bir titreşim enerjisi bulunacaktır.

Buna karşılık M noktasının A ve B merkezlerine olan mesafeleri arasındaki fark \lambda / 2 (yarım dalga boyu) ise, bu noktada A ve B dalga merkezlerinin meydana getirdikleri etkiler birbirinin tamamen zıddı olacaktır. Yani M noktasında cıva yüzeyi A dalga merkezinin etkisiyle yükselmekte ise, B merkezinin etkisiyle alçalacaktır. Bu durumda M noktası bu iki etki altında hiç kımıldamayacaktır.

MA ve MB mesafeleri arasındaki fark \lambda olduğu takdirde de A ve B noktalarının etkileri tekrar aynı yönde olacak ve M noktasının titreşim genliği artacaktır. Daha genel olarak diyebiliriz ki M noktasının A ve B dalga merkezlerine olan mesafelerinin farkı 2\lambda, 3\lambda, 4\lambda vb. (tam katlar) olduğu takdirde A ve B noktalarının etkileri birbirine eklenecek; buna karşılık bu mesafe farkı \lambda+\frac{\lambda}{2}, 2\lambda+\frac{\lambda}{2}, 3\lambda+\frac{\lambda}{2}, 4\lambda+\frac{\lambda}{2} vb. (buçuklu katlar) olduğu takdirde bu etkiler birbirini yok edecektir.

O halde cıva yüzeyi üzerinde (şekilde kalın çizgilerle gösterilmiş kısımlarda) cıva şiddetle titreşecek, buna karşılık noktalı çizgilerle gösterilmiş kısımlarda hiç titreşmeyecektir. Bu durum AB doğrusuna paralel bir D doğrusu (perde) üzerinde gözlemlendiğinde, N_1, N_2, N_3... noktalarına gelen titreşim enerjisinin kaybolduğu ve adeta M_1, M_2, M_3... noktalarında tekrar meydana çıktığı görülür.

Işığı elektromanyetik bir dalga kabul ettiğimize göre, aynı deneyde A ve B noktalarını ışık kaynakları ve D doğrusunu da bir perde olarak hayal edebiliriz. Bu durumda cıva yüzeyinin sakin olan N_1, N_2, N_3... noktalarına perdenin karanlık kısımları; şiddetli titreşim noktalarına da perdenin çok aydınlık kısımları karşılık gelir. Gerçekten yapılan deneylerde karanlık ve aydınlık kısımların birbirini takip ettiği görülmektedir.

Işığın, bir takım fotonların maddi noktalar gibi hareket etmesi (bombardımanı) olarak düşünülmesi, perde üzerinde aydınlık ve karanlık kısımların varlığı ile adeta bir çelişki oluşturur. Çünkü A ve B noktalarından perdeye doğru fırlatılan fotonlar, N_1, N_2... noktalarında birbirlerine rastladıkları zaman birdenbire kayboluyorlar ve buna karşılık M_1, M_2... noktalarında fazla miktarda foton meydana geliyor. Bu durum, maddenin yer değiştirmesinin ancak kesintisiz (sürekli) bir şekilde gerçekleşeceği hakkındaki hislerimizle bağdaşmaz. Fotonlar bir noktada birdenbire sır oluyorlar ve başka bir yerde birdenbire peyda oluyorlar.

Fotonlar hakkında ulaşılan bu dalga-parçacık çıkmazı, burada yaptığımızdan çok daha ciddi bir incelemeye tabi tutulduğunda, bundan kurtulmanın tek çaresinin, **fotonun determinist fizik kanunlarına tabi olmadığını** kabul etmek olduğu görülür. Buna karşılık, bir fotonun belirli bir anda belirli bir konumda bulunması ihtimalinin, elektromanyetik dalganın yayılmasını belirleyen determinist kanunlarla tayin edildiğini kabul edersek, olaylara tamamen uygun bir bakış açısı benimsemiş oluruz. Bu duruma göre yukarıdaki deneyde aydınlık yerler fotonların gelme ihtimali çok olan yerler, karanlık yerler ise fotonların gelme ihtimali çok az olan yerler olmuş olur.

Compton olayının keşfinden bir sene sonra, yani 1924'te L. de Broglie, ışığın aynı zamanda hem elektromanyetik bir dalga hem de bir foton bombardımanı olarak ortaya çıkmasından ilham alarak, o zamana kadar sadece maddi bir nokta olarak görülen elektronların da bir dalga yönü olup olmadığını düşünmüş ve böylece bir dalga boyu hesaplamıştı.

Bir süre sonra, 1928'de Davisson ve Germer, elektron bombardımanından ibaret olan katot ışınları ile yaptıkları deneylerde, elektronların hakikaten fotonlar gibi bir yerde kaybolup sonra başka bir yerde peyda olmak tuhaflığına sahip olduklarını göstermişlerdir.

Diğer taraftan Bohr tarafından 1913’ten beri tasarlanan atom modeline göre atomlar, pozitif yüklü bir çekirdek etrafında, güneş sistemindeki gezegenler gibi dönen elektronlardan ibaretti. Yalnız bu elektronlar dış etkilerle yörüngelerini istedikleri gibi değiştiremiyorlar ve bu etkiler altında ancak kesintili (süreksiz) bir sistem oluşturan, mümkün yörüngelerin birinden öbürüne atlayabiliyorlardı. Deneylere tamamen uygun olan bu son varsayım Newton mekaniği ile bağdaşmıyordu.

O halde deneyi, sırf bir alışkanlık dürtüsüyle saplanıp kaldığımız eski madde anlayışımıza tercih ederek; elektronların ve hatta protonların sıradan anlamda birer madde olmadıklarını kabul edip bunlar hakkında da fotonlarda olduğu gibi determinist kanunların geçerli olmadığını kabul etmek gerekir. Fotonlar için olduğu gibi elektronlar için de durum ve konum değiştirme ihtimalleri, büyük ölçekli olaylarda determinist kanunlar halinde karşımıza çıkan ilişkiler yardımıyla hesaplanabilir.

Maddenin en küçük parçalarının determinist kanunlara bağlı olmadığını ve bunlar hakkında yalnızca istatistiksel kanunların geçerli olduğunu anlayan de Broglie ve Schrödinger bir taraftan; Bohr, Heisenberg, Dirac, Born ve Jordan diğer taraftan çalışarak, deney sonuçlarına tamamen uygun ve büyük ölçekli olaylar için Newton mekaniği ile örtüşen yeni bir mekanik (**Kuantum Mekaniği**) kurmuşlardır.

Temellerini burada hissettirmeye çalıştığımız ve çok gelişmiş matematiksel bir iskelete dayanan bu disiplinin en belirgin özelliği, determinizmi şimdilik değil, **prensip olarak** reddetmesidir. Örneğin şu anki durumu bilinen bir elektronun, bundan bir süre sonraki durumu doğa kanunları ile kesin olarak belirlenemez; tesadüfe daima yer vardır. Doğa kanunlarının belirlediği tek şey, bu elektronun belirli bir süre sonra belirli bir durumu alma ihtimalidir.

Bu şekilde ifade ettiğimiz bu **belirsizlik ilkesinin** geçici değil kalıcı olarak kabul edilmesinin bir sebebi de, deneylerin tamamen doğruladığı bu teoriyle aynı sonucu verecek determinist bir teorinin imkânsızlığının J. von Neumann tarafından matematiksel olarak ispat edilmiş olmasıdır.

Sözümü bitirmeden önce, fiziğin geçirmiş olduğu bu devrimin biyoloji bilimlerinde ne gibi etkileri olabileceğine, kuantum mekaniğini kuranlardan biri olan Jordan’ın bu konudaki düşüncesini kabaca aktararak işaret edelim.

Kuantum mekaniğine göre fiziğin klasik determinist kanunları yalnız istatistiksel bir niteliğe sahip olup makroskobik (büyük ölçekli) olaylarda geçerlidir. O halde fizikteki bu devrimin biyolojideki etkisi, canlı organizmaların makroskobik sistemler olup olmadıklarına bağlıdır. Canlı organizmaların hemen her zaman gözle görülebilir ve birçok atomdan oluşmuş olmaları, bu organizmaların makroskobik sistemler sayılması için yeterli bir kanıt kabul edilemez. Çünkü büyük ölçekli fizik olaylarında klasik fizik kanunlarının geçerli olmasının sebebi, bunların aynı şartlar altında sayısız (aynı tip) unsuru barındırmasıdır.

Buna karşılık canlı organizmalarda, onları oluşturan kısımlar kendi aralarında birçok ince farklar gösterirler. Bu farklılıkların, mikroskopla görülebilen dereceden daha derinlere, ta moleküllere kadar gitmesi muhtemeldir. Bu durum, canlı organizmaların her bakımdan makroskobik sistemler olarak kabul edilemeyeceğini ve yaşamın kaynağının özellikle mikroskobik (atomik/kuantum düzeyindeki) olaylarda aranması gerekeceğini hissettirir.

Canlı organizmalarda büyük enerji dönüşümlerini içeren birçok olayın; ince ve az enerji dönüşümü gerektiren organizma parçaları ve olaylar tarafından yönetildiği hemen daima görülür. Bu konuda hayvanlardaki sinir sisteminin inceliğini ve rolünü örnek olarak zikredebiliriz. Bu bakımdan, biyoloji bilimlerinde determinist kanunların şimdiye kadar hemen hemen hiç gözlemlenememiş olması, burada incelenen olayların çoğunun mikroskobik organizmalar (kuantum düzeyindeki yapılar) tarafından yönlendiriliyor olmasıyla da açıklanabilir. *(Şunu hatırlatalım ki, burada mikroskobik olaydan kasıt mikroskopla görülebilen demek değil; aynı bir olayın aynı zamanda tekrarlanmasından oluşmayan, yani tekil/bireysel gerçekleşen olay demektir).*

Bugün için deneysel ve pozitif hiçbir esasa dayanmayan bu bakış açısı, uzun zaman filozofların tartışmalarına neden olan **özgür irade** meselesine de yeni bir boyut kazandırmış olur.

Gerçekten de, örneğin masa üzerinde duran bir hokka mürekkebini iki dakika sonra kaldırma eylemim, organizmamda gerçekleşen mikroskobik olaylar tarafından yönetilecektir. Kuantum mekaniğine göre bu olayların gerçekleşme biçimi determinist kanunlara bağlı olmadığından; içinde bulunduğum şartlar hokkayı kaldırıp kaldırmayacağımın yalnızca ihtimallerini belirleyecek ve ben de kendimi özgür hissedeceğim.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakara Suresi 255(Ayet-el Kürsi), 256,257,258. Ayetlerin Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri

Bakara, 2/255. Ayet  اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ   Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.  Kur'...

Bakara Suresi 1-5 ayetlerinin Meali ve Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri: 1-Elif. Lâm. Mîm. 2-O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. 3-Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. 4-Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. 5-İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

Bakara, 2/1. Ayet  الٓمٓ ۚ  Elif. Lâm. Mîm.  Bakara, 2/2. Ayet  ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ  O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.  Bakara, 2/3. Ayet  اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ  Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.  Bakara, 2/4. Ayet  وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ  Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar.  Bakara, 2/5. Ayet  اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.  Kur'an-ı Kerim  T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Bakara Suresi 1-5 ayetlerinin Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri: ...

Bakara Suresi 21-25. Ayetler Elmalı Hamdi Yazır Meali ve Tefsiri:

Bakara Suresi 21-25. Ayetler Elmalı Hamdi Yazır Meali ve Tefsiri: Meâl-i Şerifi 21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize kulluk edin ki (Allah'ın) azabından korunasınız. 22- O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah'a eşler koşmayın. 23- Eğer kulumuz (Muhammed)a indirdiğimiz (Kur'ân)den şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. 24- Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının. 25- İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: "Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir" derler ve o rızık birbirinin benzeri olma...

Rad Suresi 2-5. Ayetlerin Meali ve Elmalılı Tefsiri : 2. Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra Arş'a istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah'tır. (Bunların) her biri muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir. O, Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanmanız için her işi düzenleyip âyetleri açıklamaktadır. 3. Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır. 4. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar, üzüm bağları, ekinler, bir kökten ve çeşitli köklerden dallanmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi bir su ile sulanır. (Böyle iken) yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır. 5. (Resûlüm! Kâfirlerin seni yalanla

Rad Suresi 2-5 Ayetler Elmalılı Tefsiri: اَللّٰهُ الَّذ۪ى Allah O'dur ki, رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ gökleri direksiz, dayaksız yüceltti. Ne yapmak ve yükseltmek için iskeleye, ne de manivelaya, ne de dayamak için direk dikmeye muhtaç olmadan sırf kudretiyle yaptı, yükseltti, kaldırdı ve orada tuttu, düşmesini önledi. تَرَوْنَهَا Onları görüyorsunuz. Yani üzerinizde olan gökleri görüp duruyorsunuz: O büyük gök cisimleri öylece direksiz olarak duruyorlar, orada dönüp durduklarını da siz görüyorsunuz. İşte Allah, onlara böyle direksiz ve dayaksız olarak kendi yörüngelerinde ve o kadar yükseklerde hareket kabiliyeti verip, size de gösteren kadiri mutlaktır. Bu manada تَرَوْنَهَا daki zamir "direksiz göklere" racidir. Ve cümle bir yan cümleciktir. Bazı tefsir alimleri bunun عَمَد "amed"e (Amed, amudun veya imadın çoğuludur ve direkler anlamına gelir.) raci ve onun sıfatı olması ihtimalini de dikkate almışlardır ki, o ...

Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında elbette tam akıl sahipleri için açıkça deliller vardır. ﴾Ali İmran 190﴿

إِنَّ فِى خَلْقِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱخْتِلَٰفِ ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱلْفُلْكِ ٱلَّتِى تَجْرِى فِى ٱلْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ ٱلنَّاسَ وَمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن مَّآءٍ فَأَحْيَا بِهِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ ٱلرِّيَٰحِ وَٱلسَّحَابِ ٱلْمُسَخَّرِ بَيْنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ لَءَايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah'ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.   ﴾Bakara 164﴿   إِنَّ فِى خَلْقِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱخْتِلَٰفِ ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ لَءَايَٰتٍ لِّأُو۟لِى ٱلْأَلْبَٰبِ Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında e...