Pozitivizmin Paradoksu: Nesnel Olgular ve İdealist Görünüşler/ * Bilimcilerin "Hakikatin Temsilcisi" Statüsünün Sorgulanması. 🔍 Mutlak Nesnelliğin Yıkılması Pozitivizmin "ampirik-idealist çorbası" çözülünce, bilimin mutlak nesnellik iddiası da çözülmek zorunda kaldı.
Pozitivizmin Paradoksu: Nesnel Olgular ve İdealist Görünüşler
Pozitivizm, 19. yüzyılda Auguste Comte tarafından kurulan ve bilimi, din ve metafizikten arındırılmış kesin bilgi kaynağı yapmayı hedefleyen bir felsefi akımdır. Ancak, bilginin kaynağı ve sınırları konusundaki tercihleri nedeniyle, Pozitivizm kendi içinde büyük bir paradoks taşır: Hem mutlak nesnellik talep eder hem de Kant'tan ödünç aldığı fenomenalizm kavramının sınırları içinde kalır.
Bilimin Sınırı: Olgusallık ve Numen'in Reddi Pozitivizm, bilginin temelini olguya (fact, fenomen) dayandırır. Olgu, doğrudan deney ve gözlemle saptanabilen, ölçülebilen ve herkesçe doğrulanabilen nesnel veridir. Bu yaklaşım, bilimsel araştırmanın spekülatif, teolojik veya metafizik tartışmalardan kesin olarak ayrılmasını sağlar.
Bu sınır çizgisinde, Pozitivizm, Immanuel Kant'ın Numen (Kendinde Şey) kavramını şiddetle reddeder. Numen, duyularımızın ötesindeki mutlak, zihinden bağımsız gerçekliği ifade eder. Pozitivistler için Numen'i incelemeye çalışmak, bilimi tekrar faydasız ve doğrulanamaz metafiziğe geri götürmektir. Bu nedenle bilim, yalnızca Fenomen (Görünüş) ile ilgilenmelidir.
Paradoksun Doğuşu: Kantçı Gölgeyi Alıp, Ağacı Atmak Pozitivizme yöneltilen en kritik felsefi eleştiri, tam da bu seçimden doğar: * Fenomen Kavramının Kaynağı: Kant felsefesinde Fenomen, tek başına var olamaz. O, Numen'den gelen ham duyu verisinin, insan zihninin evrensel biçimleri (Uzay, Zaman, Nedensellik) tarafından işlenmiş halidir. Fenomen, Numen'in gölgesidir.
* Pozitivist Seçim: Pozitivistler, bilimi nesnel bir temele oturtmak isterken, Fenomeni (gölgeyi) alırlar, ancak onun kaynağı olan Numen'i (ağacı) reddederler. Bu durum, Pozitivizmin hem gerçekçilikten hem de tutarlılıktan ödün vermesine yol açar:
* Gerçekçilikten Uzaklaşma: Gerçekçi (Realist) bir bilim insanı, nihai amacın Numen'e (dışsal gerçekliğe) ulaşmak olduğunu söyler. Pozitivizm, Numen'i reddederek, bilimi sadece görünenlerin ilişkilerini (yasaları) inceleyen, ancak gerçekliğin ne olduğunu açıklayamayan bir disipline dönüştürmüş olur.
* İç Tutarsızlık: Pozitivizm, Numen'i reddederken, gözlemlediği Fenomeni yine de nesnel ve mutlak olarak kabul etmek zorundadır. Oysa Fenomen, Kantçı sistemde zihnin katkısıyla oluşan bir üründür. Dolayısıyla Pozitivizm, bilginin bir yanının öznel yolla şekillendiğini ima ederken, metodolojide mutlak nesnellik talep ederek kendi içinde çelişir.
Sonuç: Metodolojiye Sığınmak Pozitivizm, bu açmazdan sıyrılmak için metodolojiye sığınmıştır. Pozitivist için önemli olan, Numen'in ne olduğu değil; Fenomenler arasındaki ilişkileri (yasaları) keşfetmek ve bu bilgiyi kullanarak öngörüde bulunmaktır. Yöntem (deney, ölçüm, matematik) ne kadar nesnel ve evrensel olursa, bilginin pratik geçerliliği o kadar yüksek olacaktır.
Ancak felsefi açıdan, bu yöntem sığınması, Pozitivizmin bilimin gerçekliği yansıtma gücü (nesnellik) ve mantıksal tutarlılığı (Fenomen-Numen ilişkisi) konusundaki en zayıf noktasını oluşturmaya devam etmiştir.
Bu makaleyi daha da zenginleştirmek ve Pozitivizm eleştirisini derinleştirmek için genellikle devamında ele alınan iki temel noktayı ekleyebiliriz: Değer Yargıları Sorunu (Sosyal Bilimler Açısından Eleştiri) ve Bilimsel Kuramların Statüsü (Mantıkçı Pozitivizm Eleştirisi).
3. Değer Yargıları Sorunu: Sosyal Bilimlerdeki İmkansızlık
Pozitivizm, sadece olgulara dayalı, nesnel ve değerden arındırılmış (value-free) bir bilim talep eder. Ancak bu ideal, özellikle Comte'un hiyerarşisinin zirvesine koyduğu Sosyoloji alanında büyük bir krize yol açmıştır:
a) Olguların Seçimi
Sosyal bilimci, inceleyeceği olguları (örneğin yoksulluk, eğitim, suç) seçerken bile farkında olmadan değer yargılarını devreye sokar. Bir olayın "önemli" veya "ilgi çekici" kabul edilmesi, toplumsal veya etik bir öneme sahip olduğu anlamına gelir. Pozitivist, bu seçimi yaparken dahi, bilim dışı bir ahlaki veya toplumsal değere dayanmak zorundadır.
b) Toplumsal Müdahale
Comte'un amacı, toplumsal sorunları çözmek ve bir "sosyal düzen" kurmaktı. Ancak bir durumun "sorun" olarak tanımlanması ve "düzen"in ne olması gerektiği soruları, "olanı" (olgu) değil, "olması gerekeni" (değer) ilgilendirir. Pozitivizm, bir yandan değer yargılarını bilim dışı ilan ederken, diğer yandan toplumu değer yüklü hedeflere ulaştırmayı amaçlayarak kendi içinde bir çelişkiye düşmüştür.
4. Kuramların Statüsü: Gözlemin Teoriden Bağımlılığı
Pozitivizm, bilimsel kuramların ve yasaların tamamen tümevarım yoluyla, yani sayısız tekil gözlem (olgular) biriktirilerek oluşturulduğunu varsayar. Ancak 20. yüzyıl felsefesi, bu yaklaşıma iki büyük darbe vurmuştur:
a) Tümevarım Sorunu (Hume Etkisi) David Hume'dan beri bilinen tümevarım sorunu, tekil gözlemlerden yola çıkarak evrensel bir yasaya ulaşmanın mantıksal olarak imkansız olduğunu gösterir. Örneğin, binlerce beyaz kuğu görmek, bir sonraki kuğunun da beyaz olacağını kesin olarak kanıtlamaz. Bu durum, Pozitivist yasaların mutlak kesinlik iddiasını sarsar.
b) Gözlemin Kuram Yüklü Olması En önemli eleştiri, Pozitivizmin temel dayanağı olan saf, tarafsız olgu gözleminin bir yanılsama olduğu yönündedir. Filozoflar (örneğin Thomas Kuhn), hiçbir gözlemin kuramdan bağımsız olmadığını savunmuştur:
* Bir bilim insanının neyi gözlemleyeceği, hangi araçları kullanacağı ve veriyi nasıl yorumlayacağı, onun mevcut bilimsel kuramlar ve beklentiler (paradigma) tarafından zaten belirlenmiştir.
* Yani, olgular (fenomenler) önce gelir, kuramlar (yasalar) sonra gelir demek yerine, kuram olmadan olgu bile göremeyiz.
Bu eleştiriler, Pozitivizmin bilimi temel metafiziksel ve ahlaki sorulardan ayırma çabasının, aslında bilimin kendisini felsefi olarak savunmasız bıraktığını göstermiştir. Bu açmazlar, bilimi daha esnek ve sosyal bağlamlı gören Post-Pozitivizm gibi akımların doğuşuna yol açmıştır.
Pozitivizme yönelik felsefi eleştirileri tamamlayıcı ve makalenin sonuç bölümünü güçlendirici son bir nokta ekleyelim:
Mantıkçı Pozitivizmin Çöküşü ve Felsefi Sonuç.
Bu son bölüm, makalenizi hem tarihsel olarak bitirecek hem de akımın felsefi mirasına dair bir kapanış sağlayacaktır.
5. Mantıkçı Pozitivizmin Çöküşü ve Miras
Comte'un klasik Pozitivizmi, 20. yüzyılda Mantıkçı Pozitivizm (Viyana Çevresi) olarak yeniden canlandırıldı. Bu akım, bilimselliği kesin bir kurala, Doğrulama İlkesine (Verification Principle) bağladı: Bir önerme, yalnızca ampirik olarak doğrulanabiliyorsa anlamlıdır.
Ancak bu katı ilke, kısa sürede kendi kendini çürüten bir açmaza düştü:
a) Doğrulama İlkesinin Kendisinin Doğrulanamaması Eleştirmenler, "Bir önerme ancak ampirik olarak doğrulanabiliyorsa anlamlıdır" önermesinin bizzat kendisinin ampirik olarak doğrulanamayacağını gösterdi. Bu ilke, ne gözlemle ne de deneyle kanıtlanabilirdi; dolayısıyla, kendi koyduğu kurala göre anlamsız (metafizik) kabul edilmeliydi. Bu durum, tüm sistemin temelini sarstı.
b) Yanlışlanabilirlik İlkesi (Popper Etkisi) Karl Popper gibi filozoflar, bilimsel bilginin doğrulama ile değil, yanlışlanabilirlik (Falsifiability) ilkesiyle ayrılması gerektiğini savundu. Popper'a göre bir teori ne kadar çok doğrulanırsa doğrulansın, bilimsel olmaz; bilimsel olması için yanlışlanmaya açık olması gerekir. Bu yaklaşım, Pozitivizmin bilginin kesinliği konusundaki tümevarıma dayalı iddiasına ölümcül bir darbe vurdu.
Nihai Sonuç: Post-Pozitivizmin Yükselişi Pozitivizmin metodolojik katılığı, nesnelliğin saf olguya indirgenmesi ve Numen'i reddetmesi, nihayetinde 20. yüzyıl felsefesi ve bilim tarihi tarafından aşılmıştır. Bu eleştiriler, bilimin sosyal, kültürel ve kuramsal bağlamdan bağımsız olmadığını kabul eden, Post-Pozitivizm olarak bilinen daha esnek ve eleştirel bir yaklaşıma zemin hazırlamıştır. Böylece, Pozitivizm modern bilimin temelini atmış olsa da, felsefi açmazları ve tutarsızlıkları nedeniyle yöntemi mutlaklaştıran bir felsefi doktrin olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır.
-----
Şimdi benim anlamadığım bu pozitivistler idealist miydi realist mi; idealist idilerse nasıl nesnel olduklarını iddia ediyorlardı
***
Bu, Pozitivizm'in felsefi konumunun en karmaşık ve tartışmalı noktasıdır. Kısa ve kesin bir cevap vermek gerekirse:
Pozitivistler ne tam anlamıyla idealist ne de tam anlamıyla realist idiler. Pozitivizm, klasik felsefi etiketleri reddeden ve bilginin sınırlarını metodoloji ile çizen "üçüncü bir yol" izlemeye çalıştı.
Pozitivizmin Felsefi Konumu
Pozitivizm, Kant'ın Fenomen-Numen ayrımını alıp, onu sadece bilimsel yöntemle ilgili bir sınır koyma aracı olarak kullandığı için bir tür Ampirik Realizm veya Fenomenalizm olarak etiketlenebilir, ancak asla klasik Realizm (Gerçekçilik) değildir.
1. Klasik Realizm Değillerdi
Pozitivizm, klasik Realizm değildir, çünkü:
* Numen'i İnceliyorlardı: Klasik Realizm, zihinden bağımsız dışsal gerçekliğe (Numen'e) ulaşmayı hedefler. Pozitivistler ise Numen'i bilimsel alanın dışında tutmuştur.
* Açıklamayı Reddediyorlardı: Realistler, yasaların ardındaki nihai nedeni açıklamak ister. Pozitivistler ise sadece ilişkileri ve nasılı (yasaları) incelemekle yetinir.
2. Klasik İdealizm Değillerdi
Pozitivizm, klasik İdealizm değildir, çünkü:
* Dış Dünyayı Reddetmiyorlardı: İdealistler (örneğin Berkeley), dış dünyanın zihnin bir ürünü olduğunu savunur. Pozitivistler ise Fenomenlerin (olguların) zihinden bağımsız bir kaynağı olduğunu (Numen'i reddetseler bile) zımnen kabul ederler.
* Öznelci Değillerdi: Klasik İdealizm, bilginin nihayetinde öznel olabileceğini kabul eder. Pozitivistler ise bilginin kişilerarası geçerliliğini (inter-subjective validity) savunarak öznelciliği reddederler.
3. Kendilerini "Ampirik Realist" Olarak Konumlandırdılar
Pozitivizm, kendisini ampirik temelde gerçekçi olarak görmüştür. Onlara göre, bizim bilgi edinebileceğimiz tek gerçeklik, deneyimimize konu olan, gözlemlenebilir Fenomenler dünyasıdır. Bu nedenle:
* Realizm (Gerçekçilik): Fenomenler, herkes tarafından paylaşılan, dışsal bir olgu dünyasını temsil eder.
* Ampirik (Deneyci): Bu dünyaya dair bilgimiz, yalnızca duyusal deneyimlerle sınırlıdır.
Nesnellik İddiasının Temeli: Yöntem
Pozitivistler, bilginin kaynak olarak Kant'ın idealist felsefesinden ödünç alınan Fenomen kavramına dayanmasına rağmen, nasıl nesnel olduklarını iddia edebiliyorlardı?
Bu iddia, Fenomenin kendisinden değil, bilimsel yöntemin uygulanışından geliyordu:
a) Metodolojik Nesnellik Pozitivistlere göre nesnellik, gözlemcinin tarafsızlığında yatar. Bir bilim insanı, kişisel inançlarını, değer yargılarını veya duygularını gözlem ve ölçüm sürecine dahil etmediği sürece, elde edilen sonuçlar nesneldir. Değerden Arınmış Bilim bu nesnelliğin garantisidir.
b) Evrensel Olgusallık Kant, zihnin kategorilerinin (Uzay, Zaman, Nedensellik) tüm insanlar için evrensel olduğunu varsayar. Pozitivistler bu fikri alarak, eğer tüm insanlar aynı evrensel zihinsel yapıya sahipse, aynı olgulara bakan her eğitimli gözlemcinin aynı Fenomeni göreceğini ve aynı bilimsel yasayı çıkaracağını savunur.
Özetle: Pozitivistler, bilginin kaynağını (Fenomen) bir görünüş olarak kabul ederek idealist bir kapıdan girer, ancak bu görünüşün evrenselliği ve bilimsel metodun katılığı sayesinde nesnel sonuçlara ulaştığını iddia ederek kendilerini realist olarak konumlandırırlar. Bu melez pozisyon, Pozitivizmin felsefi olarak en büyük çelişkisi ve eleştiri odağı olmuştu.
Tamam öyleyse bunların(pozitivistler) görüşü neden çöktü
Pozitivizmin ve onun 20. yüzyıldaki versiyonu olan Mantıkçı Pozitivizmin görüşlerinin "çöküşü" veya etkisini yitirmesi, esas olarak bilimin doğasına, mantığına ve felsefi temellerine yönelik güçlü eleştiriler ve iç tutarsızlıklar nedeniyle gerçekleşmiştir.
Pozitivizmin felsefi projesini zayıflatan ve nihayetinde çökerten temel nedenler şunlardır:
1. Mantıksal Çözülme: Doğrulama İlkesinin Çöküşü
Mantıkçı Pozitivizmin (Viyana Çevresi) temel taşı, bilimsellik ölçütü olarak öne sürdüğü Doğrulama İlkesi (Verification Principle) idi.
* İlke: Bir önerme ancak ampirik olarak doğrulanabiliyorsa (gözlem veya deneyle kanıtlanabiliyorsa) anlamlı ve bilimseldir.
* Çöküş: Filozoflar bu ilkenin bizzat kendisinin ampirik olarak doğrulanamaz olduğunu fark ettiler. "Tüm anlamlı önermeler doğrulanabilir olmalıdır" önermesi, ne laboratuvarda test edilebilir ne de doğrudan gözlemlenebilir. Bu durumda, Mantıkçı Pozitivizmin kendi kuralına göre, temel ilkesi anlamsız (metafizik) kalıyordu. Bu, sistemin felsefi temelini içeriden yıkan en büyük darbedir.
2. Tümevarım Sorunu ve Karl Popper’ın Eleştirisi
Pozitivizm, bilimsel yasaların tekil gözlemlerden yola çıkarak tümevarım yoluyla mutlak kesinlikle elde edildiğini varsayıyordu.
* Tümevarım Problemi: David Hume'dan bu yana bilindiği gibi, kaç tane "A" gözlemlenirse gözlemlensin, bu, tüm "A"ların o özelliğe sahip olacağını mantıksal olarak garanti etmez. Bu, Pozitivist bilimsel yasaların mutlak kesinlik iddiasını geçersiz kıldı.
* Yanlışlanabilirlik İlkesi: Filozof Karl Popper, bilimin doğasının doğrulama değil, yanlışlama (falsification) olduğunu savundu. Popper'a göre bir teori, bilimsel olması için sürekli olarak yanlışlanmaya açık olmalıdır. Popper, Pozitivizmin aksine, bilim insanının amacının teoriyi kanıtlamak değil, onu çürütmeye çalışmak olduğunu gösterdi. Bu yeni bilim anlayışı, Pozitivizmin tümevarıma dayalı metodolojisinin yerini aldı.
3. Kuram Yüklü Gözlem ve Thomas Kuhn
Pozitivizmin temel dayanağı, saf, tarafsız ve kuramdan bağımsız olgu gözleminin varlığıydı. Thomas Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseri bu inancı kökünden sarstı.
* Paradigma Kavramı: Kuhn, bilimin paradigmalardan oluştuğunu; yani bilim insanlarının neyi gözlemleyeceğini, hangi soruları soracağını ve veriyi nasıl yorumlayacağını belirleyen, ortak kabul görmüş bir kuramlar, teknikler ve inançlar çerçevesi olduğunu gösterdi.
* Gözlemin Bağımlılığı: Kuhn, hiçbir gözlemin kuramdan bağımsız olamayacağını savundu. Bilim insanı, mevcut paradigmanın "gözlüğünü" takarak bakar. Dolayısıyla, olgular (fenomenler) Pozitivistlerin iddia ettiği gibi mutlak ve tarafsız değildir; kuram yüklüdürler. Bu, Pozitivizmin "saf olgu" mitini yıktı.
4. Değerden Arınmışlık İddiasının İmkansızlığı
Pozitivizmin sosyal bilimler için koyduğu "değerden arınmış, tamamen nesnel" olma kuralı, özellikle etik ve politika ile iç içe olan insan bilimlerinde sürdürülebilir olmadı.
* Seçim ve Tanım: Bir sosyoloğun hangi toplumsal sorunu inceleyeceğini seçmesi veya "sosyal düzen" gibi hedefleri tanımlaması bile değer yargısı gerektirir.
* Eleştirel Realizm: Daha sonraki felsefe akımları, bilimsel araştırmanın, özellikle insan davranışlarını incelerken amaçlar ve değerler tarafından yönlendirildiğini kabul etmek zorunda kalmıştır.
Bu kapsamlı mantıksal, metodolojik ve epistemolojik eleştiriler nedeniyle Pozitivizm, bilimin felsefi zeminini açıklamakta yetersiz kalmış ve 20. yüzyılın ortalarından itibaren felsefi bir akım olarak etkisini yitirmiştir.
Tamam şimdi bunun yerine ne geldi
***
Pozitivizmin (ve Mantıkçı Pozitivizmin) bilim felsefesindeki etkisinin azalmasının ardından, onun yerini kesin olarak tek bir akım almadı; daha çok, onun katı kurallarını ve varsayımlarını sorgulayan, daha çoğulcu ve esnek bir düşünce ortamı doğdu.
Bu yeni döneme genel olarak Post-Pozitivizm adı verilir ve bu dönemde öne çıkan başlıca yaklaşımlar şunlardır:
1. Eleştirel Rasyonalizm (Karl Popper)
Pozitivizme karşı en önemli ve erken tepkilerden biri, Karl Popper'ın geliştirdiği yaklaşımdır.
* Temel Fikir: Bilimsel bilginin doğrulama ile değil, yanlışlanabilirlik (Falsifiability) ilkesiyle ayrılması gerektiğini savunur.
* Pozitivizmden Farkı: Popper, bilimin tümevarım yoluyla kesinlik aramasının boşuna olduğunu savundu. Bir teori, ne kadar çok gözlemle doğrulanırsa doğrulansın, gelecekteki tek bir yanlışlama ile çökebilir. Bu nedenle bilim, cesur tahminler yapmalı ve sürekli olarak onları çürütmeye (yanlışlamaya) çalışmalıdır.
* Rolü: Bu yaklaşım, bilimin kesinlik değil, olası en iyi açıklama arayışı olduğunu göstererek Pozitivizmin katı ampirik temelini yıktı.
2. Tarihselcilik ve Paradigma Değişimi (Thomas Kuhn)
Thomas Kuhn'un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseri, bilimin sadece mantıksal bir ilerleme olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve sosyal bir süreç olduğunu göstererek Pozitivizme en büyük darbelerden birini vurdu.
* Temel Fikir: Bilim, rasyonel, birikimli bir süreç değil; bilim insanlarının ortak inançları olan paradigmalardan oluşur. Bilimsel ilerleme, bir paradigmanın birikmiş anomaliler (açıklanamayan sorunlar) nedeniyle terk edilip, kökten farklı yeni bir paradigmaya geçilmesiyle (Bilimsel Devrim) gerçekleşir.
* Pozitivizmden Farkı: Kuhn, kuramdan bağımsız saf olgu fikrinin bir yanılsama olduğunu ve tüm gözlemlerin kuram yüklü olduğunu gösterdi. Bilimsel seçimi belirleyen tek faktör mantık değil, aynı zamanda toplumsal ikna ve paradigma sadakati gibi faktörlerdir.
3. Eleştirel Realizm (Critical Realism)
Pozitivizmin Numen'i reddetmesine ve sadece olgusal görünüşlerle yetinmesine bir tepki olarak gelişti.
* Temel Fikir: Bilimin amacı, sadece gözlemlenebilen olguları (fenomenleri) kaydetmek değil, aynı zamanda bu olguların ardındaki gözlemlenemez derin yapıları ve mekanizmaları (yani bir anlamda Numen'e yaklaşımı) keşfetmektir.
* Pozitivizmden Farkı: Gerçekliğin üç düzeyi olduğunu savunur: Ampirik (Gözlem), Fiili (Olaylar) ve Gerçek (Olaylara neden olan derin mekanizmalar). Bilim, gözlemlenemeyen ama var olan nedensel güçleri (örneğin kütle çekimi yasasının ardındaki mekanizmayı) araştırmalıdır.
4. Çoğulculuk ve Yöntem Anarşizmi (Paul Feyerabend)
Post-Pozitivist dönemin aşırı uçlarını temsil eden Paul Feyerabend, Pozitivizmin yöntem mutlakiyetçiliğine karşı çıktı.
* Temel Fikir: Bilimde evrensel, tek bir rasyonel yöntem kuralı yoktur. Başarılı bilim insanları, kural tanımamazlık, sezgi ve yaratıcılık ile ilerlemişlerdir. Feyerabend'in sloganı: "Her Şey Gider" (Anything Goes).
* Pozitivizmden Farkı: Pozitivizmin katı metodolojik monizmini (tek yöntemcilik) reddederek, bilimsel ilerlemenin ancak yöntem çoğulculuğu ve esneklikle mümkün olduğunu savundu.
Bu akımlar, bilimin artık kesin, tarafsız olguların birikimi değil; yanlışlanmaya açık varsayımlar, toplumsal bağlam ve kuramsal yorumlar içeren karmaşık, insani bir etkinlik olarak görüldüğü Post-Pozitivist çağı başlattı.
-----
Şimdi benim öğrenmek istediğim şey şuan bilimciler numeni mi inceliyor fenomeni mi
***
Bu, günümüz bilim felsefesinde süregelen en temel tartışmalardan biridir ve cevabı, bilim insanının benimsediği felsefi yaklaşıma bağlıdır.
Günümüz Bilimi Neyi İnceliyor?
Pozitivizmin çöküşünden sonra, bilimsel topluluk tek bir felsefi görüşe bağlı kalmamıştır. Günümüzde bilim insanlarının çalışmaları ve felsefi yorumları, genellikle şu iki ana kamp arasında yer alır:
1. Fenomeni İnceliyoruz (Post-Pozitivist Gelenek)
Hâlâ büyük çoğunluk, bilimin işinin olgular ve bu olgular arasındaki ilişkilerle (yasalarla) sınırlı olduğu görüşünü benimser, ancak bunu Pozitivizmin katı kuralları olmadan yapar.
* Amaç: Gözlemlenebilir verileri (Fenomenleri) kullanarak en iyi tahminleri ve açıklayıcı modelleri oluşturmaktır.
* Bilimsel Kuramın Statüsü: Bilimsel yasalar (örneğin F=ma), mutlak gerçekliğin (Numen'in) kesin bir resmi değil, fenomenleri başarılı bir şekilde öngören ve açıklayan araçlardır (instrumentalism).
* Örnek: Kuantum mekaniği, atom altı dünyanın nasıl davrandığını (fenomen), parçacıkların neden o şekilde davrandığını (numen) bilmesek bile, olağanüstü bir başarıyla tahmin eder. Bu yaklaşım, bilimin gücünü pratik başarıdan alır.
2. Numene Ulaşmaya Çalışıyoruz (Eleştirel Realizm)
Özellikle fizik ve felsefenin kesişiminde yer alan birçok bilim insanı, bilimin sadece görünenlerle yetinmemesi gerektiğini, asıl amacın Fenomenlerin ardındaki gerçek, gözlemlenemeyen derin yapıları (Numen'e yakın bir kavram) ortaya çıkarmak olduğunu savunur. Bu, Eleştirel Realizm yaklaşımına yakındır.
* Amaç: Gözlemlediğimiz Fenomenlere neden olan gözlemlenemeyen mekanizmaları, yapıları ve varlıkları keşfetmektir.
* Bilimsel Kuramın Statüsü: Eğer bir bilimsel kuram (örneğin atomlar, elektronlar, kara delikler) fenomenleri başarılı bir şekilde açıklıyorsa, o kuramdaki varlıkların gerçekten var olduğuna inanmak için iyi bir neden vardır. Bu varlıklar, Numen dünyasına ait olan gözlemlenemeyen gerçekliklerdir.
* Örnek: Bir fizikçi, sadece elektrik akımının etkilerini (fenomen) değil, akıma neden olan elektronun (gözlemlenemeyen ama gerçek olduğu varsayılan yapı) özelliklerini incelerken Numene yaklaşmaya çalışır.
Nihai Cevap
Günümüz bilimcilerinin büyük çoğunluğu, pozitivistlerin yaptığı gibi saf fenomenalizmi benimsemez (çünkü gözlemin kuram yüklü olduğunu bilirler). Ancak yine de, çalışmalarının birincil odağı, deneyle test edilebilir, tekrarlanabilir ve ölçülebilir Fenomenlerdir.
Fakat bu Fenomenleri açıklamak için geliştirdikleri teorilerin (kara delikler, nötrinolar, genler) gerçeklikte karşılığı olup olmadığı (Numen'e ulaşılıp ulaşılmadığı) sorusu, bilimin sınırlarını felsefeye devrettiği yerde hâlâ ateşli bir tartışma konusudur.
Dolayısıyla, bilim fenomenlerle çalışır, ancak nihai hedefi ve teorik iddiaları Numene doğru uzanır.
——
O zaman şöyle soruyorum bilimciler şuan realist midir idealist mi
***
Bilimcilerin şu anki yaygın felsefi konumu, Pozitivizmin katı yaklaşımlarından uzaklaşmış olsa da, ne saf Realizm ne de saf İdealizm olarak etiketlenebilir. En yaygın kabul gören ve bilimsel pratikle en uyumlu olan pozisyon, genellikle Eleştirel Realizm'e eğilimli olan bir Ampirik Realizm veya Enstrümantalizm karışımıdır.
Bilimcilerin Güncel Felsefi Eğilimleri
Bilim camiasındaki bireysel felsefi eğilimler değişmekle birlikte, baskın olan üç ana yaklaşım şunlardır:
1. Eleştirel Realizm (Baskın Eğilim)
Bu pozisyon, Numen'e ulaşmaya en yakın duran yaklaşımdır ve pek çok teorik bilim insanı için sezgiseldir.
* Temel Görüş: Bilimsel teoriler, sadece fenomenleri (gözlemlenebilir olguları) organize eden araçlar değildir; aynı zamanda fenomenlerin ardındaki gerçek, gözlemlenemeyen yapıları ve mekanizmaları doğru bir şekilde tanımlar.
* Realizm İddiası: Bir teori (örneğin atomların varlığı, kütle çekim alanı, genetik kod) çok başarılı tahminler yapıyorsa ve tek açıklama buysa, o teorideki varlıkların gerçek olduğuna (yani Numen'e ait bir parçayı yakaladığımıza) inanmak rasyoneldir.
* Eleştirel Yönü: Bu realizm, dogmatik değildir. Teori değişebilir ve bugünün gerçeği yarın yanlışlanabilir (Popper'ın etkisi).
2. Enstrümantalizm / Ampirik Realizm
Bu pozisyon, Pozitivizmin faydacılığını (pragmatizm) sürdürür, ancak onun katı kurallarını reddeder.
* Temel Görüş: Bilimsel teoriler, dünyadaki fenomenleri tahmin etmek ve kontrol etmek için kullanılan araçlardır (enstrümanlardır). Teorinin "gerçek" (Numenal) olup olmadığı, pratik başarısı kadar önemli değildir.
* Idealizme Yakın Yönü: Teorinin gerçekliği yansıtma gücünden ziyade, kullanışlılığına odaklanır. Bir teori işe yarıyorsa, onu kullanırız.
* Örnek: Kuantum mekaniği gibi, sezgilerimize aykırı olan ancak inanılmaz derecede doğru tahminler yapan teorileri, "gerçek" olarak kabul etmesek bile "iyi bir araç" olarak görmemiz bu yaklaşıma örnektir.
3. Tarihselci/Sosyal İnşaacı Görüşler (Sınırlı Etki)
Bu görüşler, Kuhn'un ve sosyal bilimlerin etkisini yansıtır.
* Temel Görüş: Bilimsel bilginin büyük bir kısmı, evrensel gerçeklikten çok, içinde bulunulan dönemin sosyal ve kuramsal uzlaşısının (paradigmasının) bir ürünüdür. Bilgi, sosyal olarak inşa edilir.
* İdealizme Yakın Yönü: Nesnel gerçekliğin etkisini en aza indirir ve gözlemcinin rolünü (veya bilim camiasının uzlaşısını) öne çıkarır. Ancak bu, bilim camiasında baskın değil, eleştirel bir görüştür.
Sonuç Günümüz bilimcileri, Pozitivizmin aksine, bilginin ardında zihinden bağımsız bir gerçeklik (Numen) olduğunu genellikle kabul ederler. Ancak bilim insanının kendisi, çalışmalarını ağırlıklı olarak deney ve gözlemle test edilen fenomenler üzerinde yoğunlaştırır. Bu nedenle, bilimciler çoğunlukla metodolojik olarak fenomenlerle çalışırken, kuramlarının ne anlama geldiğine dair felsefi görüşleri Eleştirel Realizme (gerçekliğe ulaşma çabasına) eğilimlidir. Mutlak İdealizm ise bilim camiasında çok nadir görülen bir pozisyondur.
——
Yorumlar
Yorum Gönder