Necm Suresi 39-42. Ayeti Kerimeleri Meali Ve Tefsiri-Tur Suresi 21. Ayet Meal ve Tefsiri-“Kimse Kendi Kazancından Daha Hayırlı Bir Rızık Asla Yememiştir” Hadisi Şerifi
Necm Suresi 39-42. Ayeti Kerimeleri Meali Ve Tefsiri
Necm Sûresi (39)
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ﴿٣٩ ﴾
Meal
İnsan için ancak çalıştığı vardır. (39)
Necm Sûresi (40)
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ ﴿٤٠ ﴾
Meal
Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. (40)
Necm Sûresi (41)
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ ﴿٤١ ﴾
Meal
Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir. (41)
Necm Sûresi (42)
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰىۙ ﴿٤٢ ﴾
Meal
Şüphesiz en son varış Rabbinedir. (42)
NECM SURESİ 39-42. AYETİ KERİMELERİ MEALİ VE ÖMER NASUHİ BİLMEN TEFSİRİNDEN:
39. Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.
39. (Ve şüphesiz ki,) Başkasının amelinden yararlanmaya insanın hakkı olamaz (insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.) yâni: Bir insan, kendisi sebebiyet vermiş olmayınca başkasının günâhından mes’ul olmayacağı gibi başkasının güzel amelinden dolayı da bir mükâfatı hak etmiş olamaz. Meselâ: Bir zâtın namaz kılmasından, Hacc etmesinden, Kur’an okumuş olmasından dolayı diğer bir şahıs sevaba nâil olamaz. Ancak bir hadis-i şerifte beyân olunduğu üzere insan ölünce artık onun ameli nihâyet bulmuş olur.
Üç şey müstesnâ. Biri hayırlı evlâddır ki, babası için duada bulunur, İkincisi: Vakıflar gibi sadaka-i câriyedir ki, kendisinden sonra devam eder. Üçüncüsü de kendisinden istifâde olunan ilimdir. Bunlar ise haddizâtında yine bir şahsın kendi çalışması neticesi demektir. Bir de müminler, Peygamberlerin ve meleklerin şefaatlerine nâil olacaklardır. Kezâlik: Din kardeşlerinin dua etmelerinden ve sırf Allah rızâsı için Kur’an-ı Kerim’i okumalarından ve sadaka vermelerinden faydalanmış bulunacaklardır. Fakat bunlar da imânlarının bir mükâfatı demektir ve bunlara kendileri herhâlde lâyık olmayıp bunlar kendi haklarında ilâhî bir lütuftan ibâret bulunmaktadırlar. Bu da ikinci bir dinî esastır.
40. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.
40. (Ve elbette ki,) Her mükellef insan (çalışmasını yakında görecektir.) yâni: Ölünce dünyadaki amellerinin mükâfat veya cezasına kavuşmuş olacaktır. Kıyamet gününde amel defteri açılacak, amelleri mizâna vurulacak, ona göre hakkında muamele yapılacaktır. Bu da üçüncü bir dinî esastır.
41. Sonra Onun çalışması tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.
41. (Sonra) O âhirete gidecek şahsın dünyadaki çalışması, güzel amelleri (tastamam bir mükâfat ile mükâfatlandırılacaktır.) Yâni: Herkes, çalışma ve gayretinin meyvesine kavuşacaktır. Şöyle ki: Bir günâhı işlemiş olan bir kimse, o günâhın karşılığı olan bir cezaya uğrayacaktır. O günâhın afv edilmesi de umulur, elverir ki, küfrü gerektirici olmasın. Fakat bir güzel amelde bulunan bir mümin de samimiyet derecesine, hayatî durumuna göre o amelinin en az on misli sevaba nâil olacaktır. Yedi yüz misli sevaba nâil olacak olanlar da bulunacaktır. Bu da dördüncü bir dinî esastır.
42. Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rabbinedir.
42. (Ve şüphe yok ki, en son gidiş Rab’binedir) Bütün mahlûkatın, bütün işlerin sonu, varacağı yer, kıyamet gününde Allah’ın huzurudur. O gün de herkes hesaba çekilecek, amellerinin karşılığını görecek, bir kısım halk cennetlere, bir takım halk da cehennemlere sevk edileceklerdir. Bu ilâhî beyân, sâlih kullar için bir müjdeyi, günâhkârlar için de bir tehdidi ve Resûl-i Ekrem hakkında da bir teselliyi içermektedir. Buyurulmuş oluyor ki: Resûlüm!. İnkârcıların hâllerine bakıp da üzülme. Onlar nihâyet âhirette lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Bu da beşinci bir dinî esastır.
NECM SURESİ 39-42. AYETİ KERİMELERİNİN ELMALILI TEFSİRİNDEN AÇIKLAMALARI;
39- Doğrusu insanın çalışmasından başkası kendisinin değil, ancak çalışması kendisinindir. Yani bir insan başkasının günahından dolayı hesaba çekilmeyeceği gibi, çalışmasının dışında bir şeyle sevap alması da kendi has hakkı değildir. Olursa, başkasının hediyesi, bağışı olur. Gerçi "Herkesin kazandığı iyilik kendilerine, kötülük de kendi aleyhinedir..." (Bakara, 2/286) âyetinden ilk bakışta "insana çalışmasından başkası yoktur" mânâsı anlaşılırsa da, insana gerek dünyada gerek ahirette kazancından başka vehbî olarak (Allah tarafından) verilen nice rahmet ve ilâhî bağışların bulunduğunda da şüphe yoktur. Ayrıca yardımlaşmanın emrolunduğu, dünya ve ahirette de fayda sağladığı bilinmektedir. Ebu's-Suûd der ki: "Peygamberlerin şefaatı, meleklerin istiğfârı, dirilerin ölüler için dua ve sadakaları gibi insanın kendi amelinden olmamakla beraber faydalı olduğu bilinen karşılıksız işlere gelince, bütün bunların fayda sağlaması, insanın kendi ameli olan imana ve dine bağlılığına dayanır. İman olmayınca hiçbir şeyin faydası olamayacağı için, bunlarda da faydalı olan yine kendi gayret ve amelidir." Ebu Hayyân tefsirinde şöyle bir rivâyeti nakleder: Horasan valisi Abdullah b. Tâhir, Hüseyin b. Fadl'a "Allah dilediğine kat kat verir." (Bakara, 2/261) âyeti hakkında soru sormuştu. Hüseyin ona, "Adaletle ancak insana çalıştığı, lütufla ise Allah'ın dilediği kadar vardır." diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah Hüseyn'in başını öptü. Bu âyetin mensuh (yürürlükten kaldırılmış) olduğuna dair İbnü Abbas'dan nakledilen rivayet sahih değildir. (Bu hususla ilgili olarak "Herkes kendi kazandığına bağlıdır." (Tûr, 52/21) âyetinin tefsirine bkz.) Âlimlerin çoğuna göre bu âyet, muhkemdir. İbnü Atiyye bu hakikati şöyle ortaya koyar. Bence bu âyet şu şekilde izah edilebilir: "Burada esasen mânânın dönüp dolaştığı yer, daki Lâm'dır. İnsanın "şu benimdir" demeğe hakkı olan şeyi araştırdığın zaman, onu ancak çalışmasından ibaret bulursun. Ondan başka bir şefaat, (yardım) veya hayırlı bir baba yahut hayırlı bir evladın gözetimi ile veya iyiliklerin kat kat verilmesi, yahut sırf lütuf ve esirgeme kasdıyla olanlar hep merhamettir. Onların hiçbiri insanın kendinin değildir. Ona, gerçekte benim demeğe yetkisi yoktur. Bu ancak mecazen hakikate ilhak edilerek (katılarak) söylenebilir. Bunun esası, Lâmın ihtisâs veya istihkâk (hakkı olma) mânâsına gelmesi, tahsisin de ona yönelik bulunmasıdır. Türkçe'de bu mânâyı ifade eden "Elden gelen.. öğün olmaz, o da vaktinde gelmez." şeklinde bir atasözü vardır. "Mâseâ" daki masdariyyedir. Çalışmak demektir. "Çalıştığı" mânâsına mevsûle olması ihtimali düşünülebilirse de, genellikle doğru değildir. Zira her çalıştığı, insanın olmaz. İnsanın olan ancak çalışmasıdır.
40- Ve hakikat çalışması yarın görülecektir, kıyamet günü defterinde görülecek ve mizanına konulacaktır. Yani çalışması boşa gitmez, fakat onun meyvasını peşin ve hemen görmeğe kalkışmamalıdır. Zira o, ileride görülecektir.
41- Sonra ona en dolgun karşılık verilecektir. Bu suretle insanın geleceği, çalışmasının neticesi olacak demektir.
42- Fakat bu âlemde bir çok güzel çalışmanın boşa gittiği görülüp dururken, bu değerli karşılığı kim temin edecek? denirse şu da bir hakikat ki, varış Rabbinedir, sonunda Rabbine gidilecektir. Bütün yaratıklar dönüp O'na varır, O'nun huzuruna çıkarılır. İşte o vakit o tam ceza da, hakka'l-yakîn (şüphe edilmeyen gerçek) olur.
=*=
Tûr Sûresi (21)
وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاٖيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَىْءٍؕ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ ﴿٢١﴾
Meal
İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir. (21)
Tur Suresi 21. Ayet Meal ve ÖMER NASUHİ BİLMEN Tefsirinden Açıklamaları;
21. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve kendilerine zürriyyetleri de imân ile tâbi oldular, onlara zürriyyetlerini de kattık ve onlar için amellerinden birşeyi de eksiltmedik. Her şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.
21. Yüce mâbud, diğer büyük bir lütfunu da şöylece beyân buyuruyor: (Ve o kimseler ki imân ettiler) Dünyada iken İslâm dini ile şereflendiler (ve kendilerine zürriyetleri de imân ile tâbi oldular) onların çocukları ve torunları da kendileri gibi inanıp Allah’ı birlediklerinden aralarında dini bir bağ gerçekleşmiş oldu.
Artık (onlara) o babalara ve dedelere onların imân ehlinden olan (zürriyetlerini de kattık) hepsini de cennetlere beraber girdirmiş olduk. Yâni: Âhirette hepsi de cennetlerde beraber bulunacaklardır. Bu da pek büyük bir ilâhî lütuftur. Bir babanın evlâdını kendisiyle beraber yüce bir makamda görmesi, ne kadar kalbinin ferahlamasına vesîle olur. Henüz mükellef olmayan çocuklar, babalarının imânı sebebiyle babalarına tâbi olurlar.
Mükellef olan çocuklar ve torunlar ise kendileri de mümin oldukları takdirde yarın âhirette babalarına, dedelerine tâbi olurlar, İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki: Allah Teâlâ cennette müminin zürriyetini, onun derecesine yükseltir, isterse, mertebe itibariyle o zürriyet, o müminlerin mertebesinden aşağı bulunmuş olsunlar.
Tâki, o müminlerin gözleri onlar ile aydın olsun, yâni: Kendisine hürmet ettiklerinden dolayı kalbi ferah bulunsun. Elverir ki, o zürriyet, mükellef kimseler iseler bizzât imân ile vasıflanmış bulunsunlar.
Ve Cenab-ı Hak, şöyle de buyuruyor: (ve onlar için) O kendilerine zürriyetleri tâbi kılınacak olan müminler hakkında (amellerinden birşey de eksiltmedik.) bu katma sebebiyle onların mükâfatları azaltılmış olmayacaktır. Belki onların mümin olan zürriyetlerinin mertebeleri Allah’ın bir lütfu olarak babalarının derecesine yükseltilmiş bulunacaktır.
Bununla beraber takvâ sâhibi olanlardan vesâireden (herbir şahıs, kendi kazandığı şeye bağlıdır.) kendi amelinden mes’uldür, başkasının günâhı, onun üzerine yükseltilmez, ister baba ve ister oğul olsun.
Tur Suresi 17-21. Ayetlerin ELMALILI Tefsirinden;
17-21- "Şüphesiz müttakîler cennetlerde ve nimet içindedirler." Kur'ân'da kâfirlerin halleri beyan edilirken mutlaka müttaki müminlerin durumlarına da işaret edilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Allah'ın azabından emin olmak, ancak O'nun korumasıyla mümkündür. Çünkü kimse azaba mâni olamadığı için onun vukûu muhakkaktır. Bu yüzdendir ki Allah ve peygamberi tasdik edip de, Allah'a kullukta, O'nun emrettiği şekilde çalışan ve korunan müttakiler, Allah'ın kendilerin koruması ile o gün cennet nimetleri içinde zevk alacaklardır. "İman edenler." Burada iki farklı durum söz konusudur. 1) Bu cümlenin e atfedilerek mahallen mecrûr olmasıdır ki, bu durumda müminlerin müminlerle arkadaşlığını ifade eder. Bunu "O hayvanlara saman ve soğuk su verdim." kabilinden olarak "Biz onları müminlere yaklaştırdık." mânâsında anlamak daha yerinde olur. O zaman da fiiline atfedilmiş olur. 2. Mübtedâ, , 'ya mâtuf, cümlesi de haber olur ki âlimlerin çoğu bu şekli tercih etmek istemişlerdir. Buna göre mânâ şöyle olur: O kimseler ki iman etmişler, zürriyetleri de iman ederek onların ardından gitmiştir. İşte biz onların zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır. Yani zürriyetleri amel bakımından atalarından daha aşağı derecede olmakla beraber iman ederek onlara tâbi olmaları sebebiyle cennette atalarının derecelerine çıkarılarak yanlarında bulundurulurlar. Böylece onların zevk ve sevinçleri tamamlanmış olur. Bununla beraber kendilerine amellerinden hiçbir şey eksiltmemişizdir. Yani zürriyetlerini kendilerine katmaktan dolayı yaptıkları amellerin sevaplarından onlara bir şey eksik verilmiş değildir. Herkes kazancına bağlıdır. Yani rehin gibi bağlıdır. Kazanç, yani çalışma veya çalışılan iş, sanki bir borç ve insan o borca Allah yanında bir rehin gibidir. Kurtuluşu ona bağlıdır. Eğer güzel çalışır ve kazanırsa borcunu öder. Çünkü Allah, iyi işleri kabul eder. Şayet çalışmaz ya da kötü işler yaparsa o zaman kendisini kurtaramaz. Zira temiz ve güzel olmayan şeyler Allah Teâlâ'ya yükselemez. "Güzel söz O'na çıkar, iyi amel onu yükseltir." (Fâtır, 35/10) âyeti de bu anlamı ifade etmektedir.
Bundan dolayıdır ki ileride "Her can, kazandığı ile (Allah katında) rehin alınmıştır, yalnız sağın adamları (kitapları sağdan verilenler) hariç." (Müddessir, 74/38-39) âyetleri gelecektir. Yani kitapları sağ taraflarından verilenlerin dışındakiler kendilerini, o bağlantıdan (rehin olmaktan) kurtaramazlar. Onun için yalancılar yalanlarına bağlı kalarak cehennemde kıvranırlarken, müttakiler Allah'ın yardımı ile kurtulup cennetlerde nimetler içinde yaşayacaklar ve Allahın lütfuna mazhar olmak suretiyle zürriyetlerinin yükselmesine de sebeb olacaklardır. Bu cümlenin zikredilmesi, zürriyetler açısından da önemlidir. Yani zürriyetlerin kurtuluşu ve atalarının derecelerine yükselişleri, kendilerinin hiç katkıları olmaksızın sırf babalarının kazançlarıyla değildir. Kendilerinin iman ederek onlara uymaları ve izlerinden gitmeleri kurtuluşlarının asıl sebebidir. Ataları fiilen sebeb oldukları için evladlarını cennette yanlarında görmekten mutlu olacaklar, evladları da iman ile onlara tâbi oldukları için kendilerini kurtarmış ve Allah'ın lütuf ve kereminden babaları gibi istifade etmiş olacaklardır. Demek ki evlatlar kendi fiileri olmaksızın sırf babalarının ve dedelerinin yaptıklarıyla kendilerini kurtaramazlar. Ancak imanlı olarak çalıştıkları takdirde atalarının feyzinden de faydalanarak daha kolay bir şekilde yükselebilirler. İşte Allah Teâlâ, müminlerin evlatlarını atalarına uymak suretiyle yükselmeğe sevk ederken, soy şerefine güvenerek tembellik etmemeleri için "Herkes kendi kazandığına bağlıdır." buyurmaktadır. Şu halde bu âyette, "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) âyetinin anlamını ortadan kaldıran bir mânâ bulunduğunu zannetmek doğru değildir. Bilâkis âyeti, anlamındadır.
“Kimse Kendi Kazancından Daha Hayırlı Bir Rızık Asla Yememiştir” Hadisi Şerifi
“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir..." hadisini nasıl anlamalıyız? Hadisten çıkarmamız gereken dersler nelerdir?
Mikdâm İbni Ma’dîkerib radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurdu:
“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi.”
Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ 37
- Hadisi Nasıl Anlamalıyız?
Elinin emeğiyle geçinip kimseden bir şey istemeden iffetli yaşama konusunda söylenecek en güzel ve son söz, hiç şüphesiz bu hadîs-i şerîfte ifâdesini bulmaktadır. “Kimse, kendi kazancından daha hayırlı bir rızık asla yememiştir.”
Yukarıdan beri nakledilen hadislerden anlaşıldığına göre, dilencilik asla emek mahsülü bir geçim yolu sayılmamaktadır. Bu sebeple de müslümanın izzet ve şerefine, insanlık haysiyetine uygun düşmemektedir. O meşrû bir kazanç yolu olarak düşünülmemektedir.
Üç ana kazanç yolu bulunmaktadır: Zirâat, ticâret, sanat. Bunlardan hangisinin en temiz kazanç yolu olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İmâm Şâfiî, ticâreti tercih ederken, Mâverdî, tevekküle daha yakın olduğu gerekçesiyle ziraatı öne geçirmiştir. Müellif Nevevî ise, “zirâat ile sanat, ticâretten önde gelir. Çünkü ziraat ve sanat, kişinin el emeği, göz nuru ve alın teridir. Bu ikisinden de ziraat daha tercihe şâyândır. Zira faydası daha geneldir, insanlara, hayvanlara yöneliktir” demektedir.
Hz. Âişe vâlidemiz sahâbe-i kirâm’ın, kendi işlerinin işçileri olduklarını dile getirmektedir. Hatta çalışıp terledikleri için Hz. Peygamber’in, “Keşke mescide yıkanıp gelseler” diye temenni ve tavsiyede bulunduğunu bildirmektedir (bk. Buhârî, Büyû’ 15).
Bu ve yukarıda zikredilen hadislerden açıkça anlaşıldığına göre, insanın görevi ve sosyal mevkii ne olursa olsun, kendi işini kendisinin görmesi, geçimini el emeği ve alın teriyle temin etmesi övgüye lâyık bir davranıştır. Özellikle büyük şehirlerin sıkıntılı hayatında, hele hele ekonomik şartların ağırlaştığı günümüz ortamında, el becerisi gelişmiş, ev, bağ-bahçe işlerini bizzat yapabilir, ufak-tefek tamirleri gerçekleştirebilir olmak, insanlar için her yönüyle önemli, faydalı ve kârlıdır. Tüketime değil, üretime yönelik büyük-küçük her çaba övgüye lâyıktır. Her işini kendisi yapan kimselere, “Kimseye beş kuruş vermez, her şeyi kendisi yapar, pinti, cimri...” gibi birtakım ithamlar yöneltmek asla doğru değildir. Herkes yapabildiği işi bizzat yapmalıdır. Tamir ücretlerinin nerede ise yeni eşyâ fiyatları düzeyine çıktığı günümüzde, evde ocakta onarılması gerekli işleri bizzat yapabilmek hem ekonomik hem de faydalı bir meşguliyettir. Unutmamak gerekir ki, Hz. Peygamber de elbisesini diker, ayakkabısını tamir eder ve hayvanını bizzat sağar, ev halkına ev işlerinde yardımcı olurdu.
Sanayi, ticâret ve hatta zirâatın, kısaca, ekonomik hayatın ve işletmeciliğin uluslararası boyut kazandığı, kazanç yollarının hem mâhiyet hem de çeşit olarak arttığı bir ortamda elinin emeğiyle geçimini temin etme tavsiyesi yeterli midir diye akla bir soru takılabilir.
Dinimiz, başkalarının imkânlarına göz dikerek onlardan isteyerek yaşamayı, 537. hadiste geçen çok zorunlu üç hal dışında, prensip olarak yasaklamıştır. Gerek bu suretle gerekse herkesin bizzat çalışıp rızkını temin etmesini teşvik etmek suretiyle sadece kişilerin insanlık onurunu korumayı amaçlamış değildir. Milletlerin, başka millet ve devletlere muhtaç olmadan, el-avuç açmadan kendi ihtiyaçlarını karşılayacak, ekonomik ve sosyal gelişmelerini sürdürecek, şevket ve devletini koruyacak yerli sanayilerini gerçekleştirmelerini de öğütlemiş olmaktadır. Yani dinimiz, dilenciliği fert çapında yasaklayıp da millet ya da ümmet bazında hoş görmüş değildir. Müslüman fertler için getirilen yasaklar, ümmet için öncelikle ve daha büyük boyutlarda getirilmiş demektir.
Günümüzde İslâm ülkelerinin, sahip olduğu ekonomik imkânları maalesef kendi irâdeleri ve gayretleriyle değerlendirememekte olmaları, gelişmiş ülkelerin sömürgesi konumunda bulunmaları yürekler acısı bir durumdur. Tabiî bu durum, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız hadislerin ne kadar önemli, isâbetli ve kapsamlı tavsiyeler içerdiğinin de göstergesidir.
Hadisten Çıkarmamız Gereken Dersler
- En temiz ve helâl rızık, kişinin bizzat çalışarak yani el emeğiyle kazandığıdır.
- Geçim temini için bizzat çalışmak övgüye lâyıktır.
- Millet ve ümmetlerin kendi ihtiyaçlarını kendi gayretleriyle temin etmeleri hem varlıkları hem de bağımsızlıkları açısından son derece önemlidir.
- Fertler için kötü olan dilencilik, milletler için öncelikle kötü ve yüz karasıdır.
- El emeği, göz nuru, alın teri tavsiyesi, yerli sanayiin gerçekleştirilmesi tavsiyesidir.
- Peygamber Efendimiz, ümmetine daima şerefli bir fert ve ümmet hayatı için gerekli olan ikaz ve önerilerde bulunmuş, yol göstermiştir.
Kaynak: Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder